KAMYONLAR

Okumaya devam et

Genel kategorisine gönderildi | Yorum yapın

DEDE ÇAMURU

   dede çamuru ile ilgili görsel sonucu

         İlkbaharın en güzel dönemi idi. Tüm tabiat çiçek denilen rengarenk elbisesini giyinmiş sanki bir düğüne hazırlanıyordu. Kışın bembeyazlığından ve soğuğundan sonra havalar ısınmış havaların ısınması ile bütün bitkiler başkaldırmış, tomurcuk vermiş ve çiçek açmışlardı. İlkbaharın gelmesi ile okuldan çıkıp doğruca mezarlığın karşında yer alan derenin karşısındaki tarladan taze dal kesmeye görevlendirmişti annesi.

    Eline ipini ve tahrasını alarak verilen görevi yapmak için yola koyulmuştu. Köyde bütün işler ortaklaşa yapıldığı için hiçbir çocuğun verilen göreve itiraz etme ve yapmama gibi bir şansı yoktu. Beş yaşından itibaren tüm herkese mutlaka bir iş vardı köy hayatında.

    Oldum olası hayvanları hele de oğlakları çok severdi. Köy hayatında hayvanları sevmeme gibi bir şansın yoktu. Onlarla aynı oda da yattıkları olurdu. Oğlaklar yeni doğduğu iki hafta üşümesinler diye bütün ailenin yattığı odaya getirilir En alta bir naylon serilir Üstüne eskimiş çul veya kilim eskileri konulur sonra büyükçe bir sele kapatılırdı hazırlanan serginin üstüne. Oğlaklar üşümesin diye bu kapalı selenin altına konduktan sonra üstü iyice kapatılırdı yine çul veya harar eskileri ile. İşte tüm çocukluğu bu ortamda geçen hangi çocuk hayvanları sevmez, adeta onlar ailenin bir ferdi gibi görülürken. Oğlaklar biraz büyüyüp ahırdan salındıklarında yaptıkları oyunların seyrine doyum olmazdı.

      Akşama oğlaklara verilecek dımışgı (taze açmış yapraklı dal) denilen taze yapraklanmış ağaçlardan ve çalılardan kesmeye gitmek zor gelmezdi. Zaten hangi insana zor gelmiştir ki sevdiği bir işi yapmak. Her işin temelinde sevgi varsa mutlaka başarı da vardır. Okuldan saat ikide çıkmış önlüğünü çıkarır çıkarmaz ipi tahrayı alıp yola çıkmıştı bu nedenle çünkü oğlakları seviyordu.

Köyün dışına doğru çıkmak üzereyken arkalarından yabancı birileri gelip; “Oğlum mezarlık bu tarafta mı?” demeleri ile arkaya dönmüş kırklı yaşlarda avurtları iyice içine çökmüş ince zayıf bir adam ve yanında aynı yaşlarda kederli gözlerle bakan bir kadın vardı. Kadının üstünde allı morlu her rengin bulunduğu bir fistan ile sırtında kalınca bir delme (yelek) başında da bir poşu vardı. Kadın arkasına iyice zayıf yüzü bomboz olmuş neredeyse yüzü pul pul olmuş bir çocuk vardı.

   “Evet, emmi mezarlık bu tarafta bende o tarafa gideceğim, ben size gösteriyim.”

  “Sağ ol oğlum. Bizim çocuk hasta hocaya okuttuk fayda etmedi. Sizin mezarlıkta bir çamur varmış deride ki hastalığa iyi geliyor diye duyduk. Bir de burayı deneyelim dedik.” Sonra kimse ağzını açmadan mezarlığa kadar beraber gittiler.

    Mezarlığın tam ortasında mezarların arasından hatta bazılarının tam üstünden bir pınar gözü gibi çamur kaynıyordu. Çamur yerden çıktıkça yanardağ ağzındaki krater gibi bir yükselti oluşmuştu. Kadın sırtından çocuğu indirmiş ve soymuştu çocuğun derisi adeta güneş yanığı gibi idi. Yörede buna temreğe denirdi. Temreğe olan herkes gelir buradan ritüellere uyarak hasta bölgesine çamur sürerdi. Kadın hemen çamura parmağını daldıracağı sırada çocuk bilgiç bilgiç hemen atıldı.

   “O çamur hemen öyle sürülmez.” Kadın kaşlarını kaldırarak sertçe bir bakış atmıştı.

   “Yaa! Nasıl olacakmış bakalım.”

   “Önce şurada ki dedeye dua edeceksin. Sonra şu ileride ki taşın altına arılık koyacaksın. Sonra da buraya gelip çamura parmağını daldırmadan önce,

    Atım eşkin

    Kılıcım keskin

    Ben dedemi severim

    Dedem beni sever Huuuu dedem huuuu” diyeceksin.

   Çamur daha iyi aksın, işte çıkan o yeni çamuru süreceksin. Sanki biliyormuş gibi iyice tarif etmişti çocuk aklıyla. Adam denilenleri yaptı. Yerden en çok çamurun çıktığı yere çıkınca karısına dönüp ikimiz birden diyelim dedi.

    Atım eşkin

    Kılıcım keskin

    Ben dedemi severim

    Dedem beni sever Huuuu dedem huuuu”

    İkisin birden ağırlığından mıdır yoksa söylenen sözlerden midir bilinmez ama çamur yerden daha fazla olarak çıkmaya başlayınca kadının yüzü yumuşadı “Çocuk haklıymış.” dedi. Çamuru sürdüler. Adam oğlum buda sana harçlık olsun diye bir on kuruş verip, “Haydi kal sağlıcakla” diyerek yüzlerinde biraz umut, biraz şüphe içince mezarlıktan ayrıldılar.

    Cepte artık kocaman bir on kuruşun var haydi artık sevdiğin oğlaklara dımışgı kesme vakti. Akşam erken olur eve geç kalıp kimseyi merakta koyma.

Hasbihal Hikaye kategorisine gönderildi | Yorum yapın

DERİZ BİZ

DERİZ BİZ

 Ötüken’den geldik Horasan yolundan

Hepimiz biriz Oğuz ata soyundan

Aslımız Avşar’ın Bahşiş boyundan

Kendimizi Türkoğlu Türk biliriz biz.

***

Nevbahar gelince yaylalara göçeriz,

Soğan keş yer sığır davar güderiz,

Kuran Muhammed yolundan gideriz

Dinimizi yolumuzu İslam biliriz biz.

***

Dilimiz Semerkant’tan Tebriz’den gelir,

Meselimiz Dede Korkut’tan duyulur

Neslimiz Mevla’m tarafından korunur

Kendimizi hak yol üzere biliriz biz.

Hasbihal Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

SOKAKLAR

SOKAKLAR

Ne çocuk cıvıltısı ne bir lamba ışıltısı

Karanlık ve sessiz ve sensiz sokaklar

Her yerde telaş her yerde koşuşturma

Kalabalıkta yalnızlık çektiğimiz sokaklar

 

Ne seksek oynayan ne de ip atlayan çocuklar

Şimdi karanlık bir köşede yapayalnız sokaklar

Elinde kâğıt mendille çekirdek satan çocuklar

Sizi de mi güldürmedi benim gibi sokaklar

 

Gecenin karanlığında bir sarhoş narası

Belli onu da terk etmiş ıssız sokaklar

Bir elinde sigara, diğerinde şişesi

Onunda yuvası olmuş soğuk sokaklar

 

Bir balkon altında pencere gözleyen yalnız

Titretir dondurur garibi soğuk sokaklar,

Ne bir eldiven ne bir bere birde paltosuz

Karton üstünde yatırır fakiri karlı sokaklar

 

Bir perde aralanır dışarı, ölgün ışık yayılır

Namaza giden yaşlıyı bekler buzlu sokaklar

Kadın sevdiğine bir daha bir daha sarılır

Garibi gazete üstünde öldürür hain sokaklar

 

Bir feryat yükselir gitti gitti diyerek

Onu da ölümün kucağına atan sokaklar

Mahalleye duyurulur sela vererek

Onu da sevdiğine kavuşamadan aldı sokaklar

Hasbihal Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

ARILIK

          Toroslar her zaman dik başlı asil dağlar olmuştur. Örfün ananenin direnişin sembolü olmuştur. Osmanlı’nın zalim paşalarına zorunlu iskân politikalarına direnen nokta olmuştur. Toroslarda yaşayan Avşarlar ve Türkmenler direnişin sembolü olmuştur her daim. Halk ozanı Dadaloğlu göçerlik yasaklanıp yerleşmeye zorlanınca duygularını şiire dökmüştür.

….

Belimizde kılıcımız kirmani
Taşı deler mızrağımın temreni
Hakkımızda devlet vermiş Fermanı
Ferman padişahın dağlar bizimdir

…..

       Toroslarda yer alan göçebeler yerleşmek istemez. Osmanlı haklı olarak aşireti alıp Fatih Sultan Mehmet döneminde Makedonya başta Balkanlara göndermiş. Buda yetmemiş Fatihten yaklaşık 120 sene sonra bu defa Kıbrıs’a gönderilmiş. Sultan ikinci Selim Kıbrıs’ı bahşiş olarak buradaki Avşarlara vermiştir. Ama yerleşik hayata geçmek itemeyen göçer Türkmen aşiretlerden bazıları Kıbrıs’tan kaçarak tekrar Toroslara gelip yaylacılık ve hayvancılık yapmaya devam etmişlerdir. Bu yöredeki Avşarlara bu nedenle Avşarların Bahşiş boyu denildiği bazı kayıtlarda mevcuttur.

           Orta Toroslarda yer alan çocukluğumun geçtiği köye doğru yol alırken bu düşünceler içindeydim. Son baharın verdiği hüzünden midir yoksa köye her vardığımda birkaç kişinin daha eksildiğini görme kaygısından mı bilemiyordum. Köy Göksu Irmağının bir kolu üzerinde derin bir vadide yer alıyor bu nedenle güneş biraz geç doğar birazda erken batardı. Sonbahar olunca güneş daha da erken batmıştı. Akşam namazı vakti köye varmıştı.

      Sabah erkence kalkıp köyde dolaşmaya çıktığında köyde kalan birkaç yaşlının yürüyerek eşekle yada çocuklarının arabası varsa onlarla bahçeye üzüm, elma toplamaya gittiklerini bazılarının da toplanan üzümü kaynatıp pekmez yapmak için arı gibi çalıştıklarını gördü. Kimisi pekmez kaynatılan şırahnaya odun götürüyor, kimisi kaynatılan pekmezi kazanlarla veya plastik bidonlarla evine götürüyordu.

        Kenardan durmakla olmayacak diye düşünerek şırahnaya gitti. Orada yerden bir buçuk metre kadar yüksekte yer alan bir havuza üzümlerin boşaltıldığını birisinin üzümleri çiğnediğini bir diğerinin toplanan üzüm şıralarına mayalanmayı sağlamak için beyaz toprak attığını, birisinin ocağın altına odun attığını bir diğerinin kaynayan şıranın taşmaması için elinde kefki ile pekmezi savurduğunu gördü. Tam bir kovan düzeninde ve disiplininde herkes çalışıyordu. Tek çalışmayan kendisi idi. Selam verip;

          “Kolay gelsin. Bereketli olsun. Var mı yapacağım bir şey?” diye sordu. Üzümleri çiğneyen kafası kaldırıp:

             “Hoş geldin. Kolaysa başına gelsin. Sen şehre gittin. Köyün eziyetinden kurtuldun. Köyün sıkıntısı eziyeti de bize kaldı.”

      “Sizde köyde temiz hava alıyor en güzel suyu içiyor yediklerinizi kendiniz üretiyorsunuz. Her şey doğal ne kadar güzel. Köyün kıymetini bilin şehir hayatının stresi insanı yeyip bitiriyor.”

          “Uzaktan davulun sesi hoş gelir tabi. Siz şehirde rahatınıza bakın rezilliği biz çekelim. Elma yetiştiririz attığımız ilacın bile parasını alamayız.”

           “Sende iyi abarttın. O kadar da değil.”

           “Nasıl değil? Bu sene sadece ilaca altı yüz lira verdim. Bunun yanında birde motorla attırmasına para verdim. Bir yılda yedi defa ilaç attırıyorum. Yani bin lirada attırmaya para verdim. Elmanın toplanmasına dibinin çapalanmasına verdiğim para var birde. Sulanması suya verilen para yok daha hesapta. Elmayı kilosu üç liradan satmalıyım ki zarar etmeyeyim. Ben kaç liraya verdim biliyor musun? Sadece yedi yüz kuruşa verdim. Gel de köyde hayatını devam ettir.”

      Üzüm çiğnediği havuzdan çıkıp iki çay doldurdu isli çaydanlıktan. Çay odun kömüründe yapıldığı için çok leziz olmuştu. Üç farklı kazanda dolu olan şıra sırası ile birinde mayalanıp birinde çökelme ve kaynama diğer kazanda ise aralıksız beş saat kaynayan şıra kazanın yarısına kadar ininceye kadar kaynamış ocağın içindeki ateş çekilmiş ve kazanın biri boşaltılıyordu. Boşaltmadan önce bu işi en iyi bildiklerini düşündükleri birini kazanın başına çağırıp kontrol etmesini istemişlerdi. Kadın gelip iyice kalaylanmış bakır bir sahanın içine biraz pekmez koydu, sonra kaşığa alıp yukarıdan aşağıya doğru kaşıktaki pekmezi sahana tekrar ama yavaş yavaş döküp pekmezin koyuluğunu kontrol ediyordu. Bir başkası pekmezin üstündeki köpüğü alıp herkese ikram ediyordu. Sohbet iyice koyulaşmıştı. Birisi bahçeden getirdiği en son ürün olan domatesi biberi közlüyor bir diğeri önceden kızgın küle gömülmüş patatesleri çıkarıp temizliyor, yanan kabuklarını soyuyordu. Kuru keş, közlenmiş domates, biber patatesten oluşan yemek çok güzeldi.

        İkindi namazından sonra camiden çıkan cemaatle birlikte mezarlığa doğru yol alınmış. Köyde fazla insan kalmadığından bazı evlerde tek bir insanın yaşadığından bazılarında ise hiç kimsenin olmadığından bahsediyordu köyün yaşlıları. Bizimde bir ayağımız çukurda bizde gitsek bizim evlerde boş kalacak. Bir zamanlar şen şakrak olan evlerimiz şimdi yasta gibi sessiz. Hatta bir zamanlar çocuk sesinden duramadığımız sokaklarımız sessiz diyerek bir diğeri onu destekliyordu.

            Mezarlığın dışında bütün gelenlerle birlikte topluca bir dua edildikten sonra yörenin deyişi ile mezar üstü ziyareti başlamıştı. Mezarlığın ortasında Ne zaman öldüğü ve kim olduğu belli olamayan herkesin dede diyerek varıp dua okuduğu Yatırın başına vardı. Başta peygamberler evliyalar olmak üzere ziyaretinde bulunduğu dedeye dua etti. Dua ederken gözü yan tarafta bir kısmı çürümüş meşe ağacına kaydı. O ağaçla beraber çocukluğunu yaşamaya başladı adeta.

        Şimdi dedeye beş metre mesafede yatan babası ile ilk gelişi aklına geldi. Babasının nasıl dua edileceğini, neler yapılacağını, mezarlıkta gülmenin ve yüksek sesle konuşmanın doğru olmadığını anlatışı gözünde canlanmıştı. Ah o günlere geri dönüp babasından, emmilerinden, büyüklerinden daha çok şey öğrense onlarla daha çok vakit geçirseydi. Onların sohbetlerine katılsaydı. Babası ile mezarlığa ilk gelişinde dedenin yanındaki meşe ağacının tamamen çaput ve ipliklerle bezeli olduğu görmüş ve şaşırmıştı. Meşe ağacının bir metre kadar yanında bir taşın üzerinde bal mumundan tütsüler yakıldığı o taşın altında beş kuruşlar on kuruşlar ve yirmi beş kuruşlar olduğunu görünce hayreti ve şaşırması artmıştı. Babasına dönerek fısıltı ile:

      “Baba bak taşın altına para saklamışlar.” deyinde babası, “Oğlum o paralar oraya saklanmadı, arılık olarak oraya bırakıldı” demişti.

          Arılık kelimesini anlamını bilmese bile duymuştu. Küçük boylu yaşlı bir komşu kadın ara sıra eve gelir sizde nazar var der anası da ona kurşun döktürürdü. Kurşun döken kadına bir miktar para verilirdi buna anasının arılık dediğini duymuştu. Arkadaşları ile mezarlığı sık sık ziyaret etmek için bir sebep doğmuştu. Buradan topladıkları paraları doğru bakkala götürür bakkaldan belki de iki üç yıldır orada duran taş gibi sertleşmiş lokumla ala şeker alırdı. O arılıkların ağaca tuttuğu dileğin yerine gelmesi için çaput bağlayan ve tütsü yakan kadınların bıraktığını nice zaman sonra öğrenecekti.

       Şimdi ağaçta bir tane bile çaput, taşın üstünde tütsü, taşın altında ise arılık yoktu. Köyde insan kalmadığından mı yoksa Allah’tan başkasından medet ummanın şirk koşmak olacağı için mi terk edilmişti Orta Asya’dan beri tüm Türk boylarında süregelen bu Şamanist gelenek.

         Köyde insanlar azalırken insanlıkta mı azalıyordu? Bin yıllardır yaşanılan ve yaşatılan gelenek görenekler bir bir terk ediliyordu. Tütsü yakma ve çaput bağlama elbette haram ve yapılmamalı. Ama o taşın altından aldığı para ile sevinen çocuklar nerede? Onların sevinçleri cıvıltıları, sesleri nerede? Çocuklar sevinsin diye oraya para bırakan analar bacılar nerede? Belki bir çocuk görür de onları sevindiririm diye cebinde ceviz kuru üzüm taşıyan ebeler, dedeler nerede?

         Hiçbir dilek tutmadan sadece acaba bir çocuk görür de sevinir mi diye geçmişte para aldığı taşın altına biraz para koydu.Gelin çocuklar arılıklar sizi bekliyor…

Hasbihal Hikaye kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Gönül


Gönül

Bir muhannete düşmüşse gönül

Ne sıla çekilir ne gurbet çekilir

Güzel bir yüreğe girerse gönül

Kahırda çekilir, nazda çekilir.

***

Şiirden anlar sözden anlarsa,

Gidişiyle kor gibi seni yakarsa

Görünce yüzünde güller açarsa

Gülde sevilir, dikende sevilir.

***

Bakışıyla can evinden vurursa

Canana verdiği sözde durursa

Birde gönül aradığını bulursa,

Yaşamakta sevilir, ölmekte sevilir.

***

Güzellerden dengin seçerse

Yar elinden dolu bade içerse

Mecnun olup yollara düşerse

Serapta sevilir, çölde sevilir.

***

Her güzel anda seni anarsa

Yoluna bir köz gibi yanarsa

Yıkmadan birde gönül yaparsa

Uzakta sevilir, yakında sevilir

***

Yanındayken her yer sılaysa

En güç işlerin bile kolaysa,

Hele yüreği senden yanaysa

Cennette sevilir, cehennemde sevilir.

 

Hasbihal Şiir kategorisine gönderildi | 1 Yorum

DERDİK ESKİDEN

DERDİK ESKİDEN

Patatese gumpir, yorgana mitil

Bakraca da sitil derdik eskiden

Cimriye mıskı, çekemeyene pafıl

Domatese badılcan derdik eskiden

***

Salatalığın adı bostan, elbisenin fistan,

İçimize giydiğimiz göynek çıtırıktan

İbriğe ırbık, gömleğe mintan,

Ne yapıyorsana niytan derdik eskiden

***

Evden küsüp giden olurdu çıkılık

Davarın akşam yattığı yerdi ılıklık,

Çul kilim dokunan tezgâh çulfalık

Mendile de yağlık derdik eskiden.

***

Dananın adı bücü, tavuğun ufağı bülüç

Katıra da hayvan derdik eskiden,

Sicabın adı teyin, sıpanın kırı

Mısıra da darı, derdik eskiden

***

Yoğurdu çırparsan olur çalkama,

İnce katıran odununa denir gırma,

Eşeğin üstüne sakın çok yük vurma

Eşeğede merkep derdik eskiden

***

Kilere güpevi banyoya gusurenelik,

Camsız küçük pençemizdi zavrak,

Çamaşır yıkanan yerin adına geğesilik

Derin çukura da gandak derdik eskiden

***

Garacocca deriz çörek otuna,

Çiğin denirdi omuz başına

Küre derdik köşedeki ocak taşına

Anahtara da gora derdik eskiden

***

Meşe palamudunun adı gilik

Ingırazdı hiç gitmeyen hastalık

Kurşun döktürünce verilen paraya arılık,

Başlık parasına da ağırlık derdik eskiden

Nureddin SARIALTIN

Hasbihal Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Bizim köylerde 3

Hüseyin yakasında keçileri güderdik
Acıkınca çıkınımızdaki keşi yerdik
Ilkılıkta sütü dökersek dayağı yerdik
Gel gedeveti bekit, bizimle bizim köylerde

Damda bulguru darıyı biz beklerdik
Evde su olmazdı Menik’e suya giderdik.
Eşek olmazsa seminerine de binerdik.
Gel çocuk ol bizimle, bizim köylerde. 🙂

Kız istemeye de Kadir Emmiyle giderdik.
Vermezlerse de aman zaten kelidi derdik 🙂
Düğün olursa etli nohutla keşkek yerdik.
Gel Küllü Koca ol bizimle, bizim köylerde.

Yol kenarında toplaşır da sohbet ederdik
Kem söz oldu mu Kaf Dağı’ndan öte iterdik.
Gelip geçene bu zamanın hayrolsun derdik.
Gel akıbetimiz hayrolsun bizimle bizim köylerde.

Filiz Özçelik Sarıtaş

 


 

Hasbihal Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Köy Sözlüğü

Geleğen 

 

Verimi fazla olan tarla

geleğen nedir, geleğen ne demek ve geleğen anlamı

1. sıfat, coğrafya Ana ırmağa karışan (akarsu)

Kaynak : Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü

Hasbihal Doğumdan Ölüme Göktepe kategorisine gönderildi | Yorum yapın

UNUTMAYIN OLUR MU -2-

sıhıye (2)


UNUTMAYIN OLUR MU -2-

Nasıl yendin sıtmayı çocuk felcini?
Bir düşün nerede, kim yaptı aşını?
Kim çekti ağzından çürük dişini?
Sıhıye Hasan derler bana unutmayın olur mu?
****
Angaralının Osman ile meşhur oldu adım
Derin koyakta çalışmaktı idi en iyi ilacım
Bir kış günü zemheride açıldı köyde mezarım
Emine abamın Sabahattin derler unutmayın olur mu?
****
Yörüklerle yolunuza harp ettim.
Bağınız bahçeniz için hapiste yattım
Kıymet bilmediniz Konya’ya göçtüm
Tosun ağa dereler bana unutmayın olur mu?
****
Ot emri verilir bıçkıyla otu biçerdim
Davarınızla dereden çaydan geçerdim
Bekçi denince akla ilk ben gelirdim,
Horoz Hasan dereler bana, unutmayın olur mu?
****
Yakım yakmayı şiiri bende gördünüz,
Erdende davul sesin bende duydunuz,
Manilerimle ne güzel sahur yaptınız,
Köroğlu Hasanı dereler bana, unutmayın olur mu?
****
Tarih matematik ödevlerinizi ben yaptım,
Şehri köye getirdim ilk dükkânı ben açtım,
Şiirler okuyarak bayramlarınıza renk kattım,
Ali Çavuş derler bana unutmayın olur mu?
****
Dedenin babanın evini ben yapmadım mı?
Köşe düzüp duvara hatılı ben çakmadım mı?
Sabanınızı, çulfalığınızı ben çatmadım mı?
Sarı Abdullah derler bana unutmayın olur mu?
****
Çay içer, parasını bile vermezdin
Menik te bile suyu benden isterdin
Hemi demli hemi şekerli çayımı içerdin
Kahveci Veli derler, unutmayın olur mu?
****
Bir harf öğretene kırk yıl olacaktınız köle
Ömrüm geldi geçti sizi eğitmek öğretmek ile
Ne çabuk unuttunuz hatırımı, bir duayı bile,
Durmuş Bey derler bana, unutmayın olur mu?
****
Aklım emeğim çabam bana paradır puldur
Halımız yok oturduğumuz yer kilimdir, çuldur
Bana sorsan köylüm, evlatlarım en iyi kuldur
Çüldür derler bana, unutmayın olur mu?
****
Ağrı sızı gelip oturmadan dizlere
Aman dua etmeyi unutmayın bizlere
Muhtaç olduk okuyacağınız cüzlere
Hıraoğlu dereler bana, unutmayın olur mu?

Hasbihal Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

VATAN UĞRUNA

VATAN UĞRUNA

 

Makam mevki hırs peşinde koşmadık,

Genç yaşta öldük biz vatan uğruna

Gelibolu da Çanakkale de can verdik

Öldük biz namus, vatan uğruna

 

***

Kocatepe de siperdim anana bacına

Yirmi yıl hasret kaldım yar kucağına

Siz düşmeyin diye düşman eline

Öldük biz namus, vatan yoluna

***
Şimdikiler top pop ya caz peşinde

Bir musibet dolaşıyor milletimin başında

Ben çoktan şehit olmuştum senin yaşında

Öldük biz namus, vatan yoluna

***

Adım başı binlerce mermi düşen cephede

Kan gölü olan derme çatma siperde

İki günde yarım ekmek gelen tayinde

Aç aç öldük biz, namus vatan yoluna

Hasbihal Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Dilimiz Bizim

1996

DİLİMİZ BİZİM

Öz Türkçeyi duyarsın konuşulan sözde

Bebekler emeklemez apalar bizde,

Hayvanlar anglar bulduğu düzde,

Orta Asya’dan gelir dilimiz bizim

***

Nineye ebe, yengeye nene deriz,

Ahlat değil geyecek, daşarmut yeriz,

Üşüyünce kupa da pekmez içeriz,

Anadan atadan gelir, dilimiz bizim

***

Arık kapatılmaz gedevet bekitilir,

Yaylalar da oğlak palaz sekitilir

Kısır mala goğulsun diye duz yalatılır,

Yalansız riyasızdır, sözümüz bizim.

***

Eşeğe bise, katıran sür göğenler kaçar,

Tuluğa bişeği sağlam vur yağ iyi çıkar,

Öküzleri, böğelek katırı eğrilce tutar,

Dağlarda özgürdür, malımız bizim.

***

Cümle kapısı yoktur bordadır bizde adı,

Baklavada bulamazsın cızlamada ki tadı

Hakime gerek yok en büyüğümüzdür kadı

Kendi içimizde çözülür, davamız bizim,

***

Sevimli küçük olana dımışgı deriz.

Düven üstünde uyursak diğreni yeriz,

Saman tükense kız oğlan püre gideriz,

Çalışkan ve edeplidir, gencimiz bizim.

***

İledinden odun değil gırma eyleriz,

Sırtımızda pür ormancıdan singleniriz

Gucağımızda oğlak, dolamayı gıllanırız

Guzinede güğümle geçer, kışımız bizim.

***

Köryalaktan su içme dumağa tutar,

Dağımızda sümbül nergis lale kokar,

Her özün yanında bir muğar çıkar

Dağlarda buz gibi akar, suyumuz bizim.

***

Çıtırıktan dokunur bizim donumuz,

Çalışmaktan kurur çatlar derimiz

Kuru kerpiç gibi, olur gönümüz

Modaya doğru dönmez, yönümüz bizim,

***

Köyde ölene, ölgülü evine gidilir,

Cenazenin ardından yaslar edilir,

Elli ikisinde mevlüt kuran okunur

Hep beraber çekilir, acımız bizim

***

Teker teker ulu çınarlar göçüyor

Anılar bir perdeden gelip geçiyor

Yeni yetmeler şehirlere uçuyor

Bir bir azaldı, sayımız bizim

***

Eğirtmeç çevrilerek kıl,yün eğrilir,

Eğri sap kızgın kor doğrulur,

Teknede tandır hamuru yoğrulur

Ekmeğe tad verir, unumuz bizim.

***

Güneş yaktı accık temreğe yüzlüyüz,

Saman basmadan geldik biraz tozluyuz

Yunus özlü Karacaoğlan sözlüyüz

Türküz Avşar asıllıdır, özümüz bizim

 

Nureddin SARIALTIN

Hasbihal Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Hoca beni yenme artık

cehennem ateşi kopya

Üzümden yapılır pekmez

Küçük büyüğe eziyet etmez

İnşallah hep böyle gitmez

Hoca beni yenme artık.

 

Kasap, bu kadar yüzmez deri

Kalmadı bak gözlerimin feri

Görmez oldum galibiyeti zaferi

Hoca beni yenme artık.

 

Sayım yokken bak bin oldu

Bak iki gözüm yaşla doldu

Sayen de umudum ustalığım soldu

Hoca beni yenme artık.

 

Yenilince gamıdırım

Evin yolunu unudurum

Ördeklikte tanınırım

Hoca beni yenme artık.

 

Yoldan çıktık yollu olduk

Sayende belamızı bulduk

Acemi gibi şapa oturduk

Hoca beni yenme artık.

 

Kahvenin kirasın ödeyen benim

Daralıyor ruhum, sıkılıyor canım

Benim nerde bu işte kârım

Hoca beni yenme artık.

 

Hesapları ödeyeceğim

Sana emmi diyeceğim

Ver elini öpeceğim

Hoca beni yenme artık

 

Bana derler Altılı Yaşar

Yenile yenile oldum kaşar

Bak bu sabrım elbet taşar

Hoca beni yenme artık.

Hasbihal Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Bizim Köylerde 2

kevkiii

BİZİM KÖYLERDE -2-

 

İmişik su koy unutma ineğin yalına

Keserde vururduk katıranın dalına

Doyulmazdı kütük govanın balına

Gel arıcılık yapalım, bizim köylerde

 

Pelit olup gazan altında yanardık

Tahıl gibi goca haranıda kaynardık

Cezayerinde çalparayla oynardık

Gel düğün yapalım, bizim köylerde

 

Kara lastik ayakta, baksan altı delik

Yediğimiz keş soğan, cepte yok metelik

Kara saçlar örülmüş bir sürü melik

Gel makyaj yapalım, bizim köylerde

 

Ilkılıktan elde süt seğirderek inerdik

Katıra eşeğe yularsız semersiz binerdik

Yağmurdan kaçar daş altına sinerdik

Gel rençber olalım, bizim köylerde

 

Bir elinde cırık sepeti ötekinde sapan

Av için günlerce dağda, küme de yatan

Size küsmüşse dağın ardındaki tavşan

Gel ava çıkalım, bizim köylerde

 

Asma yaprağından tefeklaş pişirdim,

Gocali çıbığından üzüm deşirdim,

Şırahnayı curbusuz görünce şaşırdım

Gel pekmez kaynatalım, bizim köylerde  

 

Bizde değildir kimse, kimsenin kulu

Köyde hiç birimizin yoktur parası pulu

Herkes kendisi dokurdu kilimi, çulu

Gel kıl çulda oturalım, bizim köylerde

 

İmece toplar beraber ekine giderdik

Buğdayı tırpanla değil orak ile biçerdik

Biz ayranı tuluktan alıp kevki ile içerdik

Gel saman basalım, bizim köylerde

 

Mıhlıcada ardıç ağacına çivi çakardık,

Aydaşlık için delik daşdan geçerdik

Buğulu babada çapıt bağlar dua ederdik,

Gel dede çamuru sürelim, bizim köylerde

 

Nureddin SARIALTIN

Hasbihal Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Bizim Köylerde

  • Kadir

 

 

 

 

 

 

 

 

BİZİM KÖYLERDE

 

Yüreğimizde çoktur sızı

Zorlukla büyür oğlanı kızı

Birde harmanda gör bizi

Gel düğen sür bizimle, bizim köylerde

 

Öküzün sürdüğü yerdir çizi,

Konuşun terk etmeyin dilimizi

Kelimelerimiz şaşırtmasın sizi,

Gel konuş bizimle, bizim köylerde

 

Hindi derler, bizde şimdiye,

El derler bilinmedik kimseye

Diz kırıp oturalım, yerde siniye

Gel bağdaş kur bizimle, bizim köylerde

 

Hasım değil hısımdık konu komşuya,

Erden başlanırdı şepit açmaya

Cevizi bol dökülmüşse cızlamaya

Gel güdük ye bizimle, bizim köylerde

 

Giydiğimiz aynıydı çünkü elimiz dardı

Katırı  yitirsem anam kafamı yarardı

Şehirde dört yanımızı yalanlar sardı

Gel fakirliği yaşa bizimle, bizim köylerde

 

Gök göbette arık bendinde çimerdik

Sığırı Mente de Geleğen de güderdik

Çamurdan arabayı, karamıkla süslerdik,

Gel oyun oyna bizimle, bizim köylerde

 

Boyunduruk saban sepet övendere zevle ok

Barana ferek gerek bahçede bağda çıbık çok

Sanada iş var yeter ki elini daşın altına sok

Gel çalış bizimle, bizim köylerde

 

Ayrılık gayrılık yoktu aile hep beraber

Kadınlar ılkılıkta, erkekler davar bekler

İçimizde hala yaşar, ölüp, yitip gidenler

Gel Elham oku bizimle, bizim köylerde

 

NUREDDİN SARIALTIN

 

Hasbihal Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Köy Sözlüğü

Menik, Göktepe de uzun yıllar merkez görevi görmüş bir sokak- cadde- köy meydanı görevini yapmış bir bir yerin adıdır. Fakat sözcük anlamı nedir pek bilinmez. Anadolu’nun bir çok yöresinde kullanılan kelime farklı anlamlar içermektedir. Göktepe deki MENİK acaba hangi anlamı içeriyor.

menik anlamı
1. Kulağın küpe takılan yumuşak yeri, kulakmemesi. 2.Kulağın altındaki çukur kısım.

menik anlamı
1. Domuz yavrusu. 2. Köpek yavrusu. 3. Ayı yavrusu. 4. Kurt yavrusu.

menik anlamı

İplik çilesi.

*Emirdağ –Afyon
Fiğneğe Artova –Tokat
Tombak *Göksun-Maraş.
Küçükboymul,Babadır –Yozgat
Bünyan –Kayseri

Hasbihal Doğumdan Ölüme Göktepe kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Manisa’da yıllar önce gelişen ibretlik olay.

Ağlayan kaya

Manisa’da Ağlayan kaya 

Önce Şehzadeler Şehri Manisa’dan bahsedelim biraz.

Manisa MESİR MACUNU ile ünlüdür. Ben Manisa’ya gelirken bana Manisa’nın dağından yağ ovasından bal akar demişlerdi. Geldiğimde gerçekten de öyle olduğunu gördüm.Kırsal kesimlerinde zeytin ovasında ise sıra sıra çekirdeksiz üzüm bağları vardı.

Birde Ağlayan kayası vardır Manisa’nın. Asırlar önce gerçekleşmiş bir olay anlatılır.

İki erkek kardeşin eşleri varmış iki elti. Birinin hiç çocuğu yokmuş.Birinin ise yedi tane güzeller güzeli kızı varmış.Yıllar geçtikçe çocuğum hiç olmayacak diye kıskançlık krizlerine giren elti haince bir plan yapar ve eltisinin yedi kızını da öldürür bir gecede.

Sabah kalktığında kızlarının cansız bedenleri ile karşılaşan anne sinir krizleri geçirir. Olayın olduğu yere ölen kızlar için bir türbe yaptırılır ve anne her gün her saat başlarında dır evlatlarının.Ama elden bir şey gelmeyeceğini anlayıp bağrına taş basar ve orada günlerce aylarca yıllarca gözyaşı döker.Kimse kaldıramaz başından ve orada öylece taşlaşır kalır. Ve asırlar boyu o taştan göz yaşı sızar.

 

Genel kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Göktepe de geçmişte evlilik

Kız isteme: Evlenecek yaşa gelen erkek beğendiği bir kız varsa anasına konuyu açarak evlenmek istediği kızdan bahseder. Eğer kız aynı köylüyse herkes birbirini tanıdığı için kızın ve kız ailesinin de geçmişinde bir olumsuzluk yoksa konu evin erkeğine babaya açılır. Baba köyde ağzı laf yapan iş bitirici olarak bilinen birilerini ve yakın akrabadan amca dayı gibi bir yakında alınarak önceden haber verilen kız evine dünürcü olarak giderler. Kızın ve ailesinin de gönlü varsa kapıdaki karşılamadan belli olur zaten. İstenecek kız aynı köylü ise  Kız istemeye evlenecek erkek gitmez.

             Kız istemiyorsa kahveye veya çaya tuz koyarak tavrını belli eder. Kısa bir hoşbeşten sonra dünürcü başı tarafından “Allahın emri peygamberin kavli ile kızınız …… yı, oğlumuz ……….ya istyoruz. Sizinde rızanız olur, gençlerde kabul ederse…” diyerek giriş yapılır.  Dünürcülüğe gidilen kız evinin gönlü varsa bu evliliğe bir düşünelim, akrabalarımıza bir soralım denir. İkinci defa gidildiğinde olumlu ise düğün zamanı ve yapılacak masraflar konuşulur.

Çember atma: Herhangi başka bir düğünde kızın vergili (sözlü) olduğunun duyulması için gelin adayı kız arkadaşları ile oynarken erkeğin annesi kızı orta yere oturtarak başına işlemeli bir başörtüsü atar. Düğünde tellallık yapan kişi çember atma olayını yüksek sesle duyurur. Bu olaya çember atma denir. Köyde söz kesme şerbet içme alışkanlığı yoktur. Düğün ileri bir tarihte yapılacak ise nişan yapılır.

Hasbihal Doğumdan Ölüme Göktepe kategorisine gönderildi | 4 Yorum

Soy ağacı

http://www.myheritage.com.tr/site-family-tree-290124211/sarialtin

http://www.myheritage.com.tr/site-family-tree-290124211/sarialtin

Hasbihal Doğumdan Ölüme Göktepe kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Sülale- Soy ağacı

         Kazıkçakanlı-Çavuşlu sülalesi (Sarıaltın, Sarıtaş ve Barbaros soyadlarının) soy ağacına üye olunarak bilgisine ulaşabildiğimiz tüm kişileri görebilirsiniz. Yanlışlık varsa düzeltmeye hazır olduğumuzu bildirmekten onur duyarız…

http://www.myheritage.com.tr/site-family-tree-11559181/sarialtin?treeMode=canvas

http://www.myheritage.com.tr/site-family-tree-11559181/sarialtin

Türk kültüründe yer edinmiş olan fakat dinimizce yasaklanmış olan ananelerimiz vardır. Bu ananeleri hemen terk etmekte pek mümkün değildir. Bu ananelerden birisi de insanlara veya sülalelere lâkap takılmasıdır. Lâkap verme işi genelde yaptığı bir işten sonra veya fiziki şekline göre verilir. Bu lakapları kâh insanları tanımak kâhda alay etmek için kullanırız. Bazende kızgınlık anında söylenilir bu lâkaplar. Verilen lâkaplar insanlara, sülalelere öyle yapışır ki sanki o lâkap olmadan kimse tanıyamaz lâkap sahibini.

Kazıkçakanlı lâkabıda yukarıdaki tanıma uyan bir lâkaptır. Karakışın hüküm sürdüğü zemheri ayazının göz açtırmadığı köylerde daha sobanın bilinmediği bir devirdir. Hem ekmeğin, hem yemeğin yapıldığı aynı zamanda da ısınma aracı olarak ocağın (şömine) kullanıldığı  bir devirde baba (Mehmet Çavuş) eve gelir. Çocuklar ağlaşmakta ve abilerini şikayet etmektedir. Ne olduğunu sorar baba küçükler hep bir ağızdan “Ağamız ocağın başına geçti hep kendisi ısındı. Bizi ocağa bile yaklaştırmadı.” derler. Baba ikinci günde aynı şikayeti alınca eline aldığı kazıkları ocağın başına belirli aralıklarla çakar çocuklarının hepsinin ocak ateşinden eşit oranda faydalanmalarını sağlar. Bu durumu gören komşular hayretler içinde kalınca köyde herkese anlatır. Mehmet Çavuşun ocağa kazık çakışı tüm civarda duyulur. Mehmet Çavuşun askerde öğrendiği eşit paylaşımı uygulaması kendisine ve kendisinden sonra gelecek biz torunlarına lakap olarak kalır.

Kazıkçakanlı sülalesi soyadı kanunu çıktıktan sonra üç soyadı alarak (SARIALTIN- SARITAŞ- BARBAROS) büyük bir sülale olurak lakabı taşımaya devam etmektedir. kazık çakanlı sülalesinin özelliği hazırcevap olması, kendisine söylenen sözlere kazık gibi çok sert cevaplar vermesidir. Bunun yanında çok inatçı olmasıda başka bir özelliğidir. bu özelliklerinden dolayı kazıkçakanlı inadı ve kazıkçakanlı değil mi kazık gibi laf söyler vb. deyimler köyde kullanılır hale gelmiştir.

Genel kategorisine gönderildi | 1 Yorum