ARILIK

          Toroslar her zaman dik başlı asil dağlar olmuştur. Örfün ananenin direnişin sembolü olmuştur. Osmanlı’nın zalim paşalarına zorunlu iskân politikalarına direnen nokta olmuştur. Toroslarda yaşayan Avşarlar ve Türkmenler direnişin sembolü olmuştur her daim. Halk ozanı Dadaloğlu göçerlik yasaklanıp yerleşmeye zorlanınca duygularını şiire dökmüştür.

….

Belimizde kılıcımız kirmani
Taşı deler mızrağımın temreni
Hakkımızda devlet vermiş Fermanı
Ferman padişahın dağlar bizimdir

…..

       Toroslarda yer alan göçebeler yerleşmek istemez. Osmanlı haklı olarak aşireti alıp Fatih Sultan Mehmet döneminde Makedonya başta Balkanlara göndermiş. Buda yetmemiş Fatihten yaklaşık 120 sene sonra bu defa Kıbrıs’a gönderilmiş. Sultan ikinci Selim Kıbrıs’ı bahşiş olarak buradaki Avşarlara vermiştir. Ama yerleşik hayata geçmek itemeyen göçer Türkmen aşiretlerden bazıları Kıbrıs’tan kaçarak tekrar Toroslara gelip yaylacılık ve hayvancılık yapmaya devam etmişlerdir. Bu yöredeki Avşarlara bu nedenle Avşarların Bahşiş boyu denildiği bazı kayıtlarda mevcuttur.

           Orta Toroslarda yer alan çocukluğumun geçtiği köye doğru yol alırken bu düşünceler içindeydim. Son baharın verdiği hüzünden midir yoksa köye her vardığımda birkaç kişinin daha eksildiğini görme kaygısından mı bilemiyordum. Köy Göksu Irmağının bir kolu üzerinde derin bir vadide yer alıyor bu nedenle güneş biraz geç doğar birazda erken batardı. Sonbahar olunca güneş daha da erken batmıştı. Akşam namazı vakti köye varmıştı.

      Sabah erkence kalkıp köyde dolaşmaya çıktığında köyde kalan birkaç yaşlının yürüyerek eşekle yada çocuklarının arabası varsa onlarla bahçeye üzüm, elma toplamaya gittiklerini bazılarının da toplanan üzümü kaynatıp pekmez yapmak için arı gibi çalıştıklarını gördü. Kimisi pekmez kaynatılan şırahnaya odun götürüyor, kimisi kaynatılan pekmezi kazanlarla veya plastik bidonlarla evine götürüyordu.

        Kenardan durmakla olmayacak diye düşünerek şırahnaya gitti. Orada yerden bir buçuk metre kadar yüksekte yer alan bir havuza üzümlerin boşaltıldığını birisinin üzümleri çiğnediğini bir diğerinin toplanan üzüm şıralarına mayalanmayı sağlamak için beyaz toprak attığını, birisinin ocağın altına odun attığını bir diğerinin kaynayan şıranın taşmaması için elinde kefki ile pekmezi savurduğunu gördü. Tam bir kovan düzeninde ve disiplininde herkes çalışıyordu. Tek çalışmayan kendisi idi. Selam verip;

          “Kolay gelsin. Bereketli olsun. Var mı yapacağım bir şey?” diye sordu. Üzümleri çiğneyen kafası kaldırıp:

             “Hoş geldin. Kolaysa başına gelsin. Sen şehre gittin. Köyün eziyetinden kurtuldun. Köyün sıkıntısı eziyeti de bize kaldı.”

      “Sizde köyde temiz hava alıyor en güzel suyu içiyor yediklerinizi kendiniz üretiyorsunuz. Her şey doğal ne kadar güzel. Köyün kıymetini bilin şehir hayatının stresi insanı yeyip bitiriyor.”

          “Uzaktan davulun sesi hoş gelir tabi. Siz şehirde rahatınıza bakın rezilliği biz çekelim. Elma yetiştiririz attığımız ilacın bile parasını alamayız.”

           “Sende iyi abarttın. O kadar da değil.”

           “Nasıl değil? Bu sene sadece ilaca altı yüz lira verdim. Bunun yanında birde motorla attırmasına para verdim. Bir yılda yedi defa ilaç attırıyorum. Yani bin lirada attırmaya para verdim. Elmanın toplanmasına dibinin çapalanmasına verdiğim para var birde. Sulanması suya verilen para yok daha hesapta. Elmayı kilosu üç liradan satmalıyım ki zarar etmeyeyim. Ben kaç liraya verdim biliyor musun? Sadece yedi yüz kuruşa verdim. Gel de köyde hayatını devam ettir.”

      Üzüm çiğnediği havuzdan çıkıp iki çay doldurdu isli çaydanlıktan. Çay odun kömüründe yapıldığı için çok leziz olmuştu. Üç farklı kazanda dolu olan şıra sırası ile birinde mayalanıp birinde çökelme ve kaynama diğer kazanda ise aralıksız beş saat kaynayan şıra kazanın yarısına kadar ininceye kadar kaynamış ocağın içindeki ateş çekilmiş ve kazanın biri boşaltılıyordu. Boşaltmadan önce bu işi en iyi bildiklerini düşündükleri birini kazanın başına çağırıp kontrol etmesini istemişlerdi. Kadın gelip iyice kalaylanmış bakır bir sahanın içine biraz pekmez koydu, sonra kaşığa alıp yukarıdan aşağıya doğru kaşıktaki pekmezi sahana tekrar ama yavaş yavaş döküp pekmezin koyuluğunu kontrol ediyordu. Bir başkası pekmezin üstündeki köpüğü alıp herkese ikram ediyordu. Sohbet iyice koyulaşmıştı. Birisi bahçeden getirdiği en son ürün olan domatesi biberi közlüyor bir diğeri önceden kızgın küle gömülmüş patatesleri çıkarıp temizliyor, yanan kabuklarını soyuyordu. Kuru keş, közlenmiş domates, biber patatesten oluşan yemek çok güzeldi.

        İkindi namazından sonra camiden çıkan cemaatle birlikte mezarlığa doğru yol alınmış. Köyde fazla insan kalmadığından bazı evlerde tek bir insanın yaşadığından bazılarında ise hiç kimsenin olmadığından bahsediyordu köyün yaşlıları. Bizimde bir ayağımız çukurda bizde gitsek bizim evlerde boş kalacak. Bir zamanlar şen şakrak olan evlerimiz şimdi yasta gibi sessiz. Hatta bir zamanlar çocuk sesinden duramadığımız sokaklarımız sessiz diyerek bir diğeri onu destekliyordu.

            Mezarlığın dışında bütün gelenlerle birlikte topluca bir dua edildikten sonra yörenin deyişi ile mezar üstü ziyareti başlamıştı. Mezarlığın ortasında Ne zaman öldüğü ve kim olduğu belli olamayan herkesin dede diyerek varıp dua okuduğu Yatırın başına vardı. Başta peygamberler evliyalar olmak üzere ziyaretinde bulunduğu dedeye dua etti. Dua ederken gözü yan tarafta bir kısmı çürümüş meşe ağacına kaydı. O ağaçla beraber çocukluğunu yaşamaya başladı adeta.

        Şimdi dedeye beş metre mesafede yatan babası ile ilk gelişi aklına geldi. Babasının nasıl dua edileceğini, neler yapılacağını, mezarlıkta gülmenin ve yüksek sesle konuşmanın doğru olmadığını anlatışı gözünde canlanmıştı. Ah o günlere geri dönüp babasından, emmilerinden, büyüklerinden daha çok şey öğrense onlarla daha çok vakit geçirseydi. Onların sohbetlerine katılsaydı. Babası ile mezarlığa ilk gelişinde dedenin yanındaki meşe ağacının tamamen çaput ve ipliklerle bezeli olduğu görmüş ve şaşırmıştı. Meşe ağacının bir metre kadar yanında bir taşın üzerinde bal mumundan tütsüler yakıldığı o taşın altında beş kuruşlar on kuruşlar ve yirmi beş kuruşlar olduğunu görünce hayreti ve şaşırması artmıştı. Babasına dönerek fısıltı ile:

      “Baba bak taşın altına para saklamışlar.” deyinde babası, “Oğlum o paralar oraya saklanmadı, arılık olarak oraya bırakıldı” demişti.

          Arılık kelimesini anlamını bilmese bile duymuştu. Küçük boylu yaşlı bir komşu kadın ara sıra eve gelir sizde nazar var der anası da ona kurşun döktürürdü. Kurşun döken kadına bir miktar para verilirdi buna anasının arılık dediğini duymuştu. Arkadaşları ile mezarlığı sık sık ziyaret etmek için bir sebep doğmuştu. Buradan topladıkları paraları doğru bakkala götürür bakkaldan belki de iki üç yıldır orada duran taş gibi sertleşmiş lokumla ala şeker alırdı. O arılıkların ağaca tuttuğu dileğin yerine gelmesi için çaput bağlayan ve tütsü yakan kadınların bıraktığını nice zaman sonra öğrenecekti.

       Şimdi ağaçta bir tane bile çaput, taşın üstünde tütsü, taşın altında ise arılık yoktu. Köyde insan kalmadığından mı yoksa Allah’tan başkasından medet ummanın şirk koşmak olacağı için mi terk edilmişti Orta Asya’dan beri tüm Türk boylarında süregelen bu Şamanist gelenek.

         Köyde insanlar azalırken insanlıkta mı azalıyordu? Bin yıllardır yaşanılan ve yaşatılan gelenek görenekler bir bir terk ediliyordu. Tütsü yakma ve çaput bağlama elbette haram ve yapılmamalı. Ama o taşın altından aldığı para ile sevinen çocuklar nerede? Onların sevinçleri cıvıltıları, sesleri nerede? Çocuklar sevinsin diye oraya para bırakan analar bacılar nerede? Belki bir çocuk görür de onları sevindiririm diye cebinde ceviz kuru üzüm taşıyan ebeler, dedeler nerede?

         Hiçbir dilek tutmadan sadece acaba bir çocuk görür de sevinir mi diye geçmişte para aldığı taşın altına biraz para koydu.Gelin çocuklar arılıklar sizi bekliyor…

Bu yazı Hasbihal Hikaye kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir