BEYAZ YILAN

BEYAZ YILAN

    Sekiz dokuz yaşlarında ki çocuk nefes nefese. koşarak geldi. Üstü başı toz içindeydi. Saçı uzamış gözlerinin önüne geliyordu. Esmer teni kavurucu yaz güneşinden yanmıştı. Evin bahçe kapısını açarken koşarak gelmenin verdiği yorgunlukla ve dikkatsizlikle kapı eşiğine ayağı takılınca boylu boyuna yere serildi. Başka zaman olsa dikkat çekmek için naz eder ağlar ve herkesi başına toplamaya çalışırdı. Nedense bu sefer ağlamayı bırak adeta gülümser bir tavrı vardı adeta.Etrafı yüksek duvarlarla çevrili avlunun ortasında etrafı rengarenk güller ve kırmızı beyaz karanfillerle çevrili bir süs havuzu vardı. Annesi üstü asma ile kapalı kamelyada akşamın yemeği hazırlığı olarak taze fasülye kırmaktaydı. Oğlunun düşmesi ile birlikte hemen ayağa fırladı. Annesi çocuğu hemen yerden kaldırdı.”Oğlum acelen ne, niye dikkat etmiyorsun?”  diye şefkat dolu sesiyle tatlı sert azarladı. Çocuk bütün heyecanı ile:

        “Anne dedem nerde?”

       “Oğlum ne oldu bir dur bakalım, elini yüzünü bir yıka. Dedeni sonra görürsün. Hem dedenin karşısına bu kılıkla mı çıkacaksın? Deden içeride namaz kılıyordu. Ne diyeceksen gelince dersin” diyerek çocuğu kuyunun başına götürdü. Tulumbadan su çekerek oğlanın elini yüzünü yıkamasına yardım etti.

        “Anne dedeme bir şey diyeceğim.” Daha sözü biter bitmez tok bir sesle elinde tespihi çoğunluğu ağarmış sakalı ile kapıdan gözüken dedesi:

      “Geldim evladım, geldim aslan parçam.” diyerek asmanın altındaki sedire gelip oturdu. Torununun nefes alış verişinin hala normale dönmediğini görünce sordu. “Söyle bakalım seni bu kadar heyecanladıran nedir. Üstünü başını bu kadar batırdığına göre bir yaramazlık var sanki!” diye sevgiyle ve anlayışla torununa baktı. Çocuk kaçamak bir gözle annesine baktıktan sonra dedesine:

      “Dedeciğim arkadaşlarla köyün aşağısında balık tutalım diye dereye gitmiştik. Orada iki tane yılan gördük. Yılanlar birbirine dolanmış kendilerini yere kırbaç vurur gibi vuruyorlardı. Bizde onlara taş attık. Sonra o yılanlar bizi kovaladı. Acaba zehirli mi idi? Bizi niye kovaladılar? O yılanları öldürsek daha mı iyiydi?” dedesi bir el işareti ile torununu durdurdu.

      “Yeter oğlum! Soru sorarken bir nefeslen bir dur hele”

      “Ama dede!”

     “Bak evladım önce sorduğun sorunun cevabını anlamak için dinlemelisin bu bir. İkincisi bu yaz sıcağında yılanlar çok hareketli olur ve en tehlikeli dönemleridir. Bir daha böyle durumda oradan hemen uzaklaş. Üçüncüsü hiç bir canlıyı öldürmek doğru bir davranış değildir. Her canlının dünyada ki hayatın devam etmesi için mutlaka bir görevi vardır. Diyeceksin ki her canlının bir görevi olur mu? Olur evladım olur. Mesela solucan toprağı besler devridaim yapar. Köstebekte aynı şekilde toprağı aktarır buda toprağın verimini artırır. Ha unutmadan söyleyeyim en iyi fidan dikiciler bizim köyde teyin dediğimiz sincaplar dır. Onlar ceviz fındık kestane palamut gibi yiyecekleri sonra yerim diye toprağa gömer. Ama o kadar çok yere gömer ki sonra nereye gömdüğünü unutur. Unuttuğu ne varsa toprağın altında filizlenir ve fidan olurlar.”

      “İyi ama dede bu dediklerinin yılanla ne ilgisi var.”

     “Deminde dedim önce dinlemesini bilmek lazım evlat önce dinlemeyi bilecek lazım. Sonra sıra ona da gelecek. Allah Kuranı Kerim Bakara Suresinde-26: Allah gerçeği açıklamak için bir sivrisineği, hatta onun ötesinde olan bir şeyi misal getirmekten çekinmez. İman edenler onun Rab’lerinden gelen gerçek olduğunu bilirler. Kâfirler ise “Allah böyle misal vermekle ne kastediyor?” derler. Allah bu misal ile birçoklarını şaşırtır, yine onunla birçoklarını yola getirir; ancak bununla fasıklardan başkasını şaşırtmaz.)der. Yani Yüce Allah Ben tanrıyım diyen Firavunu küçücük bir sivrisinekle imtihan ediyor. Bize de sivri sineği misal veriyor. Yine namaz kılarken okuduğumuz Fil Suresinde de Cenabı Allah bizlere hem hayvanları örnek veriyor hemde çaresizlik anında Allah’ın kullarına nasıl yardım ettiğine örnek veriyor.”

        “Dede burada hangi hayvanı örnek vermiş Allah”

      “Fil suresinde iki hayvanı örnek veriyor. Birincisi Kabe’yi yıkmak için gelen Habeşistan Kralı Ebrehe’nin fil ordusunu örnek veriyor. O fil ki karada yaşayan en büyük hayvandır. Yüce Allah’ın göndermiş olduğu serçe kadar küçücük ebabil kuşları ile nasıl helak edildiğini anlatan suredir. Gördüğün gibi evlat daha bunun gibi Kuranda bir çok örnek var. Ama sen yılanla ilgili soru sorduğun için sana yılanla ilgili bir hikaye anlatayım  istersen.”

      “Evet anlat dede. Sen çok güzel hikaye anlatıyorsun. Bunları nerede öğrendin? Bende öğrenmek bende anlatmak istiyorum.”

      “Hikaye anlatmak bizim milletimizin en büyük özelliğidir aslan parçam. Ama herhangi bir şeyi anlatmak için önce bilmek gerekir. Bilmek içinde okumak gerekir. Milletimizin sözlü edebiyatı çok zengindir. Sen hiç Dede Korkut adını duydun mu? Dede Korkut oba oba dolaşarak çocuklara kahramanlık hikayeleri anlatan bir halk ozanıdır. Hatta Dede Korkuta Türklere gönderilen peygamber diyenler bile var.”

      “Dede Korkut’la ilgili kitap varsa alıp okuyacağım dedeciğim. Bende öğrenmek bende senin gibi bildiklerimi başkalarına anlatmak istiyorum. Ben büyüyünce senin gibi olmak istiyorum.” O sırada annesi elinde bir tepsi ile gelerek yanlarına oturdu. Tepside çay ve fırından yeni çıkmış kek vardı. Kekin kokusu çocuğa açlığını hatırlattı bir dilim keki hemen aşırdı. Annesinin kaş göz işaretlerine aldırmadan avurdunu şişire şişire “hımmmm hııımmmm” diyerek yemeye başladı.

     “Baba bu yaramaz seni yordu hem çayını iç hemde şu atıştırmalıklardan beraber yeyin.”dedi.

     “Yeriz kızım yeriz, sağ o,l ellerine sağlık. Şimdi şu afacana söz verdiğim hikayemi anlatayım. Çok eski zamanlarda ülkenin birinde bir prens varmış. Prens ava gitmeyi, avlanmayı çok severmiş. Avlanarak savaş eğitimi yaptığını düşünür kendini dinç tutmaya çalışırmış. Prens ava çıkmış ormanda avlanırken aynı sizin gördüğünüz gibi iki yılan görmüş. Yılanlardan birisi bembeyaz diğeri ise tam tersi simsiyah bir yılanmış. İki yılan bir birine sarılmış kavga ediyorlarmış. Siyah yılan, beyaz yılanı öldürmek üzere iken prens beyaz yılana yardım etmeye karar vermiş. Prens siyah yılanı kovalamış. Ama ne olduysa siyah yılan ormanda gözden kaybolduktan sonra olmuş. Birden beyaz yılan bir insan suretine bürünmüş ve “Ey insan oğlu ben iyilik perilerinin kralıyım. Bana büyük bir iyilik yaptın. Kötünün yanında değil iyinin yanında yer aldın, çünkü siyah yılan kötülüğü temsil ediyordu. Sen kötülüğü yenmeme yardım ettin. Şimdi benimle gelip misafirim olmanı istiyorum der. Prens, perilerin kralının peşine takılır onula yola çıkar gece vakti kralın sarayına varırlar. Ve kralın misafiri olur avcı Prens. Vardığı yerde her türlü güzel ikramda bulunurlar. Akşam olunca kral derki: “Benim bir kızım var onu sana vermek istiyorum.” Prens şaşırır hiç bir insanla bir peri evlenebilir mi der. Periler Kralı “Merak etme iyilerin yanında yer aldığın, kötülüğü engellediğin için Allah kızımın bir insanla evlenmesine izin verir” der. Bunun üzerine prens ile periler prensesi evlenir. Kendi ülkesine getirir. O peri prensesinden de güzeller güzeli bir tane kızı olur. O kızın adı da yüce kitabımız Kuran Kerimde geçer. Ünlü Saba Melikesi Belkıs’dır bu kız. Yıllarca kocaman Yemen’de ki Saba Ülkesini Melike olarak adaletle ve halkını refah içinde yönetir. Daha sonra ise yine Yüce Kitabımız Kuran’da anlatılır bütün canlıların dilinden anlayan zenginliğiyle hazineleri ile ünlü Süleyman Peygamberle evlenir.”

       “Dedeciğim ne olur! Onu da anlatsana.“

      “Anlatmak kolay evlat, anlatmak kolay. Ama onu da sen araştır ve oku. Lakin okumak için merak etmek gerekir. Merak ettiğini de hemen araştırıp bulup okumak gerekir. Bu da senin elinde evlat, unutma hayatının nasıl yön bulacağı senin elinde.”

Bu yazı Hasbihal Hikaye kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir